Çeteler ve Bağımlı Kişilik

1.2.1999, Cumhuriyet

Son yıllarda, çete oluşumlarını sık olarak duyuyor ve görüyoruz. Adliyeye ulaşan dosyalardan bir sonuç çıkmıyor. Meclisteki araştırma komisyonları çeteleri aklamaya çalışıyor gibi. Çete oluşumunu, bir grup insanın çıkar işbirliği nedeni ile bir araya gelerek birbirini koruması, yasa ve yönetmelik tanımayarak çıkar elde etmesi olarak tanımlarsak çetelerin hemen her kurumda değişik ölçü ve biçimlerde bulunduğunu görürüz. Bu çetelelerle çıkar ilişkisine girenler her işini kolayca çözmekte, işbirliğine girmeyenlerse değişik biçimlerde baskı altına alınarak sindirilmeye çalışılmaktadır.

İnsan ilişkilerinin ve buna doğrudan bağlı olan toplumsal ilişkilerin sağlıklı olabilmesi için haklının korunması ve herkesin onun yanında yer alması gerekir. Ancak bu böyle olmamaktadır. Niçin insanlarımız çeteleşme eğilimine giriyor, çete kuruyor veya böyle bir çetede yer alıyor? Bu soruların yanıtı kuşkusuz çok boyutlu. Sosyal ve psikolojik birçok yönü var. Ben bu yazıda psikolojik yönünü, toplumumuzda çok sık izlenen bağımlı kişilik yapısı ve bağımlılık açısından ele almak istiyorum.

Bağımlı kişilik bozukluğunun temel niteliği, bağımlılık ve boyun eğici tutumdur. Bu özelliği gösteren kişilerin günlük konularda kararsızlık ve sürekli olarak güven arama gereksinimi vardır. Kendi kendilerine bir işe başlayamazlar. Yalnız kaldıklarında çaresizlik yaşarlar. Kısa bir süre için bile yalnız kalmaya katlanamazlar. Sürekli olarak yalnız kalma ve bırakılma korkuları içindedirler. Eleştiriden çabuk incinirler. Farklı görüş ileri süremezler. Sık olarak başkalarının düşüncelerine katılırlar. Yoğun çökkünlük ve bunaltı yaşarlar. Kafaları sürekli olarak bırakılma ve terk edilme düşünceleri ile doludur. İsteyici ve alıcıdırlar. Kendi kendine karar vermeyi gerektirmeyen yerlerde, denetim sağlayarak bağımlılık gereksinimini doyuran iş yerlerinde başarılı olabilirler. Birine bağımlı olma gereksinimleri süreklidir. Çoğunlukla da başka kişilik sorunları da vardır.

Bu tür insanlar kendi kendine hiçbir zaman yeterli olamazlar. Yanlarında kendilerine bakan ve destek veren kişiler ararlar. Başkalarının kendisine bakıp korumasını bekler. Kendilerini güvencede hissetmelerinin ön koşulu budur. Bu nedenle bir çeteye katılmak uygun bir çözüm olmaktadır. Böylece bağımlılık gereksinimi doyum bulmaktadır.

Bu kişiliğin gelişimi ile, özerklik ve girişim duygularının gelişim sürecinde engellenmesi arasında doğrudan bağlantı vardır. Diğer bir deyişle ilk çocukluk yıllarında girişim duygusunun engellenmesi bu kişiliğin gelişimine yatkınlık yaratmaktadır. Ülkemizde ebeveyn-çocuk ilişkisinde ve eğitim sistemimizdeki çarpıklık, diğer bir deyişle bağımlılığı destekleyen, kendi kendine yeterliliği köstekleyen eğitim sistemi bu kişiliğin gelişimini kolaylaştırmaktadır.

Bu gelişim sorunundan çocuklarımızı korumak için onların, aile ve okulda bağımlılığı engelleyen, yaratıcılığı destekleyen bir biçimde yetiştirilmeleri gerekir. Bunun için öğrencilerin algılama ve değerlendirme özgürlüğü olmalıdır. Bu özgürlük yaratıcılığın temelidir. Farklı bir şey soran çocuğa evde anne ve babaları, okulda öğretmeni “Sen çocuksun, küçüksün, anlamazsın.” yaklaşımı içinde olabilmektedir. Oysa sormak araştırmanın temelidir. Araştrıcılığın desteklenmesi yaratıcılığın desteklenmesi anlamına gelir. Aksi ise kösteklenmesidir.

Çocukların kendilerini geliştirebilmek için isteme ve sunulanı reddetme özgürlüğü olmalıdır. Oysa eğitim sistemimiz bunu hoşgörmemektedir. Ne veriliyorsa o doğrudur. Başka doğru da yoktur. Başka seçenek olmadığına göre reddetmek de sözkonusu değildir. Öğrencilerin aldıklarını ve zihninde oluşturduklarını bir sansür süzgecinden geçirmeden anlatma ve paylaşma özgürlüğü olmalıdır. Bu yoksa, dar bir zihinsel çerçevede kalacak, düşünsel olarak yeni bir şey yaratamayacaktır.

Çocuklarımızın kendini istediği yönde geliştirme özgürlüğü olmalıdır. Oysa eğitim sistemimiz yarış temeline göre kurulmuştur. Değişmesi için de hiçbir ciddi çaba gösterilmemektedir. Burada üzülerek belirtmeliyim ki üniversitelerimiz de bu eleştirilerin dışında değildir.

Eğitim sistemimiz çocuklara ancak bir koşula bağlı olarak güven vermektedir. Bu koşul “istenene uyma koşulu”dur. Aksi halde  çocuk  “hayısız evlat, kötü öğrenci, düşünce suçlusu vb” şeklinde yargılanmakta veya aşağılanmaktadır. Böyle bir sistemin yetiştirdiği “robotlar” erişkin yaşamlarında sorumluluk almak, insiyatif kullanmak yerine birine bağımlı olmayı yeğleyecektir. Bağımsız iradeleri olamayacaktır. Çetenin veya siyasi iradenin piyonu olacaktır.

Bireyin düşünce yapısı zenginleşirse o ulusun da düşünce yapısı zenginleşir. Kalkınmak maddi zenginliğin artması olarak anlaşılmamalıdır. Esas kalkınma kuşkusuz yaratıcı zihinsel gelişme ile olur.