9 Ağustos 2013, Cumhuriyet Bilim Ve Teknoloji
Gezi olayları hakkında çok şey yazıldı. Yandaş basın ve hükümet çevresi bu olayları büyük ölçüde faiz lobisine bağladı. Tarafsız gözle değerlendirme yapan kuruluşlar ise bu değerlendirmeyi ciddiye almadı. Olayların kökeninde gençliğin yaşam tarzına müdahaleyi kabullenmemesi ve özerk olmayı seçmelerinin yattığını ileri sürdüler. Ben de olayları ruh hekimi gözü ile değerlendirmek isterim.
Öncelikle bu eylemlerin baş aktörünün 90 kuşağı olduğunu kabul edersek bu grubun ergenlik döneminde olan gençler olduğunu da kabul etmiş oluruz. Bu nedenle ruhsal-toplumsal (psikososyal) gelişim açısından bu dönemin bazı niteliklerini burada anlatmakta yarar görmekteyim:
Ergenlik dönemi ruhsal-toplumsal gelişimin en önemli aşamalarındandır. Bu dönemin, kişinin daha sonra nasıl yaşayacağını belirleyen bazı gelişimsel özellikleri vardır. Bunların başında da kimlik oluşumu gelmektedir. Kişi bu dönemde nasıl bir insan olacağına, ne iş yapacağına, nasıl bir değerler sistemine ait olacağına karar verir. Bu kararları ile de bulunduğu toplumun parçası olmak yanında ayrı bir varlık olarak da yaşamını sürdürebilme becerilerini kazanır. Hem toplumun değerleri benimsenmeli hem de ayrı ve özgün bir varlık olmasını sağlayacak nitelikleri olmalıdır. Ebeveynleri ile ilk çatışmasını yaşamın ilk 1-3 yılı içinde tuvalet eğitimi döneminde yaşayan ve sağlıklı bir tutum ile özerklik duygusu gelişen birey bu dönemde başkaları olmadan ayakta durabilmeyi, kendi kendine yetebilmeyi başarmak zorundadır. Artık ebeveynlere dayanarak yaşam sürdürülemez. Başarının sırrı ise “ben” ve “hayır” sözcüklerindedir. İlki kimlik duygusunun, ikincisi ise kendine yeterli olabilmenin işaretidir. Genç, anne ve babasına hayır diyerek, kendi seçimlerini uygulamak isteyerek, uygulayarak birey olmaya çalışmaktadır. Böylece otonomi kazanacak ve kendine yetebilecektir. Yaratıcılık da ancak bu şekilde gelişir. Bu dönemde gencin kendi seçimlerinin onaylanmasını beklemesi doğal bir eğilimdir. Erişkinlerin bunu onlar için bir hak ve ödev olarak görmeleri de iyi ebeveynlik sayılmalıdır.
Bu genel bilgilerin ardından kendimize şu soruları sorabiliriz: Yöneticilerimiz gençlerin seçimlerine ne kadar saygılı, onlara ne kadar güveniyor? Bunu iktidarın seçimlerinden örnekler vererek sorgulayabiliriz.
Doğum kontrolüne ve kürtaja karşılar. Doğum kontrolü kavramı kürtaj ile sınırlı değildir. Hatta kürtaj doğum kontrolünün önemsiz bir parçasıdır. Doğum kontrolü insanları hazır olmadıkları anda, anne ve babalık sorumluluğunu almak istemedikleri veya alamayacakları anda çocuk sahibi olmalarını engellemeye yönelik bir eğitim ve davranışlar bütünüdür. İnsanların sorumluluğunu alabilecekleri kadar çocuk yapmalarını ise bir hak olarak görür. Kimsenin çocuk sayısına ise karışılmaz. Yöneticilerin tavrı ve bu konuda çıkan yasalar açıkça yaşam tarzına müdahale olarak algılanmıştır.
Alkol kullanımına karşılar. Alkol konusunda İslamiyetin Hz. Muhammed ve dört halife döneminde, orta çağın önemli bir bölümünde çok daha hoşgörülü olduğunu bilmekteyiz. Doğru olan bu konuda farmakoloji, toksikoloji ve psikiyatri bilim dallarından görüş alarak karar vermek olmalıdır. “İlim Çin’de de olsa ara bul.” diyen bir peygamberi olan dinin bu yaklaşıma karşı olduğunu düşünmek olsa olsa bilgisizliktir. Böyle yapılmadığından alkol düzenlemesi halk arasında ve gençler arasında yaşam tarzına müdahale olarak yorumlanmıştır.
Yöneticilerin protesto edilmesine karşılar. Nerede başbakan veya bir bakan protesto edilse, olayın niteliği ile ölçüsüz bir biçimde protestocular suçlanmakta ve cezalandırılmaktadır. Adeta bir korku toplumu yaratılmıştır. Oysa sağlıklı bir toplumda protestolar uzun vadede hükümetlerin işini kolaylaştıran, daha büyük olayların çıkmasını önleyen bir işlev görürler. Olayları bir uyarı gibi algılayarak kendini değiştiren iktidarların daha uzun ömürlü olacakları açıktır.
Eylemlere karşılar. Bu nedenle Gezi olaylarının başlamasından bu yana 5 kişi öldü. Polis orantısız güç kullandı. Çok sayıda insan tutuklu.
Sanata karşılar. Heykellerin yıkıldığı bir dönemden geçiyoruz. Sanat bir insanın kendini ifade etme yöntemlerinin en sağlıklısıdır. Sanatsal eylem ile dürtülerin yüceleştirilmesi, eski dilde söyleyecek olursak ‘nefsin’ yararlı biçimde kontrolü söz konusudur. Yüceleştirme, kontrol edilmesi gereken dürtü ve davranışların yaratıcı biçimde dışavurumunu temsil etmektedir. Sanata verilen değerle uygarlığın koşut olduğu genel olarak kabul edilen bir görüştür. Sanata karşı çıkılarak toplumun kendini ifade yollarından en sağlıklısı kapatılmak istenmiştir. Ancak bu kolayca başarılabilecek bir durum değildir. Sanat ne kadar baskılanırsa baskılansın kendini ifade yolu bulur.
Eleştiriye karşılar. Hemen her gün basında hükümetin baskısını gösteren örneklerle karşılaşıyoruz. Televizyon programları anlaşılmaz biçimde yayından kaldırılıyor ve yapımcılarının işine son veriliyor. Yani basına “İstemediğin şeyi yazıp söyleyemezsin.” denmektedir. Oysa basın halkın dilidir. “Konuşma.” denmektedir. Bu da açıkça yaşam tarzına bir müdahaledir.
Başkalarının düşüncelerini söylemelerine karşılar. “Çoğunluk ise her istediğini yapar, demokrasi çoğunluk demektir.” anlayışı ile hareket etmek toplumda farklı düşünenleri, iktidara oy vermeyenleri saymamak ve onların haklarını korumamak anlamına gelmektedir.
Tüm insanları tek tipleştirmeye çalışıyorlar. Buna uymayanlar dışlanıyor. Eğitim sisteminde yapılan değişiklik bunun en güzel örneği. Din eğitiminin ne kadar erken verilirse o kadar iyi olacağı, inançlarının bu şekilde yerleşeceğini düşünmektedirler. Oysa soyut düşünme becerisi gelişmemiş bir çocuğa din eğitimi vermek onu korku içinde yaşamasını sağlamaktan öte bir şey ifade etmez.
Tamamen kapalı toplumlarda ancak insanın tüm davranışları kontrol edilebilir. Yasak koydukça da yasak koyma gereksinimi artar. Bu nedenle ne kadar çok kontrol etmeniz gereken şey varsa o kadar çok yasak koymanız gerekir. Her yasak doğal olarak kendi antitezini oluşturur. Yasaklar arttıkça tepkiler de büyüyecektir.
Görüldüğü gibi yaşam biçimine açıkça müdahale olarak algılanan toplumsal politikalar bulunmaktadır. Bu davranışlar olayları tetiklemiştir. Gerçekte bu olayların ardında dış güçler varsa, bu onların bizi yöneticilerimizden daha iyi tanıdıklarını gösterir.
Yaşam tarzına müdahaleden en çok etkilenen grup ergen grubudur. Bu nedenle gezi olayları bir nesil çatışmasıdır. Nesil çatışmasında ebeveynlerin kazanma olasılığı hemen hemen hiç yoktur. Kazanmış göründüğü gibi durumlar aslında etkin bir sindirme davranışıdır. Sindirilen gençlerin tepkisi zaman içinde giderek keskinleşir. Ruh hekimleri kendilerine başvuran ebeveyn çocuk sorunlarında her zaman gençlerin yanında yer alırlar. Başka türlü tedaviler başarısız kalmaktadır.
Kültürümüz gençleri denetlemek ve onları kontrol etmek üzerine kurulu. Onların seçimlerini bir tehdit olarak algılıyoruz. Oysa bu olayları sağlıklı biçimde yönetmek için yöneticilerimize düşen derin bir hoşgörü ile olaya yaklaşmak olmalıdır. Aksi halde savaş büyüyecek Türkiye kaybedecektir.