Niçin Kadrolaşıyorlar?

1 Ekim 2002, Cumhuriyet

Ülkemizde yaklaşık elli yıldır yaygın bir şekilde, devlet kadrolarında yeterliliğe önem vermeyen bir kadrolaşma hüküm sürmektedir. Bu durum, derecesi değişmekle birlikte farklı yönetimlere karşın sürmektedir. Kadrolaşanlar yeterliliğe önem verdiklerini ileri sürseler de kamuoyunda yaygın kanı bu değildir. Kimileri de bu durumu ülkemizin temel sorunları arasında saymaktadır. Sınavlar ve birtakım yasaklayıcı kurallara karşın yasa koyucu, kuralları kötüye kullanım yollarını açık tutan önlemleri almakta, isteyerek veya istemeyerek (!) kadrolaşmayı teşvik eden tutumun sürmesine destek olmaktadır.

Genetik düzeneklerle evrim tüm bilim adamları tarafından kabul edilmektedir. Artık davranışsal düzeyde de bir evrimden söz edilmektedir. Davranışın evrimi ile kültürün evrimi koşut gider. Davranışın evrimi çeşitli nedenlerle yavaşlayabilir veya duraklayabilir. Bu şekilde bazı ilkel nitelikleri çağımızda da görmek olanaklıdır. Yeterliliğe dayanmayan kadrolaşma bunun güzel bir örneğidir.

İlkel kabilelerde tabular ve birtakım inançlar grup kimliğini sağlamlaştırıcı bir düzenek olarak işlev görmüştür. Böyle bir işlev grup halinde avlanan kabile üyeleri arasında dayanışmayı arttırıyordu.  Böylece av daha büyük oluyor veya daha çabuk avlanıyordu. Günümüzde bunun yerini serbest piyasa koşulları ve rekabet almasına karşın kimi kesimlerde bu ilkel kabile psikolojisi devam etmekte; dayanışma ve güveni arttıran, yeterliliğe dayanan kadrolaşma yerine siyasi veya dini temellere dayanan kadrolaşmalar sürmektedir. Böyle bir kadrolaşma gereksinimini evrim açısından ilkel bir davranış olarak görebiliriz.

İnsanlık tarihi incelendiğinde çok uzun süre akrabalığı ön plana çıkaran bir dönem yaşandığı görülür. Bu tür ilişkiler karşılıklı özveriyi kolaylaştıran bir rol üslenmektedir. Akrabalık ilişkileri kültürel niteliklerin çoğalarak yeni nesillere aktarılmasını da kolaylaştırmaktadır. Gerçekte kültürel niteliklerin genlere benzer şekilde kendi kendini eşleyebilme özelliğinin olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir çoğalma yanlış inançlar için de geçerlidir. Batıl inançlar yakın ilişkilerle beyinden beyine atlayarak kendi kendini çoğaltır. Olumlu nitelikteki düşünceler için böyle bir çoğalma kültürel evrime katkıda bulunurken olumsuz olanlar yapısı gereği doğru düşünme yetisini bozar. Bir kez sağlıklı düşünme yetisi bozulduğunda her şey doğru görünebilir. İnançlar, insanlarda sık olarak izlenen varoluşsal bunaltıya yüzeysel ama mantıklı görünen bir çözüm üretir. Mantık dışı olan inançlar bile bu özelliği ile yüzeysel olarak bireyi bunaltıdan kurtarır. Yaşamı ile ilgili sorumluluklardan kaçmış olur. Kendini de daha rahat hisseder. Bazı küçük dini gruplarda çılgınca görülen bazı özelliklerin doğal karşılanması böyle bir dinamikle oluşmaktadır. Bunu şöyle de anlatabiliriz: Temel sayıltınız yanlışsa –yanlış yazılmış bir bilgisayar programı gibi- bunu temel alan her sonuç yanlış olacaktır. Oysa program doğru çalışmaktadır. Küçük kadro gruplarının, bir yanlışı temel alan gruplar olduğunu söyleyebiliriz. Onları bir arada tutan temel düşünce yanlış olduğundan doğru davranışları onlardan beklemek olanaklı değildir. Böylece bir kısır döngü ile kadrolaşmalar sürer gider.  

Ruh hekimliğinde psikoterapi uygulamasında, sorumluluk almaktan kaçan hastalar emredici terapistleri tercih etmektedirler. Terapist ne kadar aktif ve emir verici olursa hasta da o kadar çocuklaşır. Hasta da bu durumda terapistin ne yaptığını çok iyi bilen biri olduğuna inanır. Oysa böylece kendini geliştirme ve değişme yolları kapanmakta, hata yapma kaygısı artmaktadır. Yeterliliğe dayanmayan kadrolaşmada lider emredici psikoterapiste benzer bir rol üslenmekte, kendisine inananlarının kendini geliştirme yollarını kapatmaktadır. Her şey lider tarafından düşünülerek ayarlanmakta, birey ise sorumluluktan kaçmış olmaktadır.

Karar verme ve kaygı birbiri ile doğrudan bağlantılıdır. Karar vererek bazı şeylerden vazgeçeriz. Bu da kaygı nedenidir. Bir lidere bağlanma ve katı kurallar karar alma zorunluğunu ortadan kaldırır. İnsanları sorumluluktan kurtararak patolojik biçimde rahatlatır. Kadrolaşma, insanlar için karar verme güçlüğünü ortadan kaldırmaktadır. Kuşkusuz bu şekilde kendini geliştirme yolları kapanmakta, suçluluk duyguları artmaktadır. Suçluluk arttıkça da bağlılık artmaktadır. Koşulsuz bağlılık bekleyen liderlerin kadrolarında izlenen saldırganlığın temelinde böyle bir suçluluk vardır. Aile içi ilişkilerin bozuk olduğu ortamlarda yetişen çocuklarda bağımlılık eğilimi daha fazla olmakta, bu çocukların aileden ayrılmaları dengeli ailelere göre daha zor olmaktadır. Benlikleri yeterince güçlü ve gelişmiş olmadığından yalnız kalma korkusunu daha fazla yaşamaktadırlar. Yeterliliğe dayanmayan kadro gruplarındaki ilişkileri, iletişimin bozuk olduğu aile ortamlarına benzetebiliriz.

Özsaygı insanın isteme ve eyleme geçme hakkı bulunduğuna dair inanca neden olur. Kadrolaşma eğilimi insanın seçme ve kendiliğinden eyleme geçme yollarını tıkayarak özsaygısının azalmasını sağlar. Böyle bir insan bağımlılık eğilimi içine girer. Olumlu duygular da gereksinimle bağlantılı hale gelir. Bu insanın doğasına aykırıdır. Gerçekte gereksinim içermeyen sevgi ve yakınlaşma kişinin dünya ile ilişki kurma tarzıdır. Sonuç olarak yeterliliğe dayanmayan kadrolaşmanın karar verme yetisini engellediğini, özsaygıyı azalttığını, toplumda kaygıyı arttırdığını ve insanın doğasına aykırı olduğunu söyleyebiliriz. Önümüzdeki seçimin bu eğilimi bitirmesini diliyorum.