5 Mart 1998, Cumhuriyet
Gazetelerde her gün yeni bir yolsuzluk haberi okuyoruz. İnsanlar vergilerini ödemiyor, çete kurup devleti soyuyorlar. Üst düzey yöneticilerin bunlarla ilişkileri olduğu konusunda ciddi ipuçları olmasına karşın her nedense bu bağlantılar ortaya çıkarılamıyor. Yöneticiler ancak yolsuzlukları kendilerine karşı olanları tepelemek amacı ile ortaya çıkarıyorlar. Ben bu gözlemlerden yola çıkarak bu ilişkiler ağının insan davranışlarına etkisi üzerinde duracağım.
Toplum içinde birtakım insanlar sürekli olarak özgürlük ve onur savaşımı verirken diğer bazıları özgürlük ve onuru kendileri için bir yük gibi görebilmektedir. Öyle bir toplumsal ve bireysel ilişkiler ağı içinde bulunuyoruz ki, bireyin görüşlerini savunması kendisi için yük olabiliyor. Böyle bir ortamda bu yükün altında kalmamak için boyun eğme bir seçenektir. Boyun eğdiğinizde toplumsal sorumluluklarınızdan kurtulur, sıradan bir insan olursunuz. Bir anlamda rahatlarsınız. İkinci seçenek, bütün bunlara karşı çıkarak savaşmak, diğer bir deyişle kendini gerçekleştirme seçeneğidir. Gerçekte bu onurlu yaşama savaşımıdır.
Yöneticilerimiz ikinci seçeneği ne ölçüde teşvik edip kolaylaştırıyorlarsa o kadar başarılı sayılırlar. Oysa uygulamada bunun tam tersi bir durum yaşanmaktadır. Yöneticilerimiz inandırıcı olabilmek için yapay bir biçimde emredici olmaktadırlar. Bu tutum farklı tutum ve görüşleri tehlike olarak görmenin bir sonucudur. Örneğin bir parti başkanı kendisine benzemeyenleri etkisiz hale getirmek için kuşkularını gerçek sayarak onlarla savaşır. Düşüncelerinin temeli kuşkularıdır. Diğer bir deyişle inancı kuşkularına dayanır. Kimileri, görüşlerini savunmak için ulusalcılık, kimi antikomünizm, kimileri ise din zırhına bürünür. Karşıtlarına şahin gibi davranarak büyüyeceğine inanır. Gerçekte bunun altında yatan dürtü kendi korku ve kaygılarıdır. Bu düşünce biçimini geniş kitlelere uygulamak mümkündür. Bu durumda bireyler seçme olanağı olmayan bir kalabalıktır. Onlar için özgürlük savaşımı olamaz. Özgürlük onlar için kaygı vericidir. Sağlıksız ilişki biçimi böyle bir durumda yöneticinin mutlak güçlülük duyguları içine girmesine yol açar. İlişkiler ağı liderin sağlıksız davranış biçimini besler. Böylece toplumda kaygı artar.
Böyle bir ortamda bireylerin bir yere ait olma gibi doğal bir gereksinimi yanlış biçimde körüklenerek yalnızlık korkusu beslenir. Yalnız kalma olasılığı insanın tüm benliğini tehdit eden bir tehlike haline gelir. Kendini güvensiz ve tehlike altında hisseden insan, onurlu yaşama ve özgürlük savaşımına girmez. Kendine ait ilkeleri olmaz. Onun tüm gereksinimi lider tarafından belirlenmiştir. Böyle bir ortam insanın kendini geliştirme ve gerçekleştirme yollarını kapalı tutar. Böyle bir ortamda yanlış politikaların taraftar bulması olasıdır.
Lider, toplum, birey ilişkisini çocuk gelişimine de uygulamak olanaklıdır. Gelişim dönemlerinde çocuğun kendini ifade etmesine ve kendini gerçekleştirmesine engel olmak, kısacası baskı atmosferi oluşturmak düşmanlık duygularının kaynağı olur. Böyle bir ortamda insanlar saldırganlık duyguları ile var olurlar. Bu eğilim yaşam boyu devam eder. Böyle bir saldırganlığın altında ağır bir çaresizlik ve kendine güven eksikliği yatmaktadır. Oysa kendisi olabilen, kendini gerçekleştirme ve geliştirme niteliklerine sahip onurlu insanlar yetiştirmek amaç olmalıdır.
Kendini gerçekleştirme olanaklarına sahip olmayanlar bir şeyden kurtularak özgür olacaklarını düşünürler. Çoğu kez de vazgeçtikleri şey özgürlükleri olur. Oysa gerçek özgürlük ve onur bir şeye ulaşmayı, bir niteliğimizi olgunlaştırmayı gerektirir. Diğer bir anlatımla toplumdaki ilişkiler ağı temel güven duygusunu ve buna doğrudan bağlantılı olan bireyselleşmeyi sağlayamazsa özgürlük ve onur kuşku kaynağı, dolayısı ile de bireyin kurtulması gereken bir şey olur. Özgürlük ve onurundan kurtulan birey korkularından da kurtulmuş olur.
Yöneticilerimiz tutum ve davranışları ile kendini gerçekleştirmeyi ne ölçüde kolaylaştırıyorlar? Eğitim sistemimiz kendini gerçekleştirme ilkesi ile taban tabana zıt uygulamalar içermektedir. Örneğin bazı düşünce ve tutumlar tehlike kaynağı gibi gösterilmekte, böylece ondan korunabileceği sanılmaktadır. Lider de koruyucu gibi algılanmaktadır. Bu gerçekte olanaklı mıdır? Yani bir düşünce veya tutumun korku kaynağı olması ondan kurtulmayı sağlar mı? Diğer bir deyişle korkuyu arttırarak ondan kaçmayı öğrenebilir miyiz veya ondan kurtulma yollarını bulabilir miyiz? Yanıt hayırdır. Böyle bir tutumu hastalıkları uyuşturucu kullanarak tedavi etmeye benzetebiliriz. Bir süre sonra bunalım kaçınılmazdır.
Bir kültürün ayırt edici niteliği o toplumdaki egemen sınıfların karakter yapısı ile belirlenmiştir. Artık ülkemizdeki kültürün belirleyici niteliği çıkarcılık olmuştur. Yerleşmiş olumlu ilkelerin hiçbiri korunamamakta, çıkarcılık ilkesi onun yerini almaktadır. Evrensel değerlere sahip çıkan ve onlar için savaşanlar hemen hemen yok gibidir. Bu nitelikleri taşıyanlar bulundukları ortamda bir şekilde dışlanmakta bu nedenle değerler yıkımı hızlanmaktadır.
Özgürlük ve onurun olmadığı yerde sevgi olmaz. Sevginin olmadığı yerde yaratıcılık gelişemez. Yaratıcılığı geliştiremeyen uluslar yok olmaya yargılıdır.