12 Aralık 2013, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji
Neden bir kısım insan hep para peşinde koşuyor? Neden diğer bazıları için para önemli değil? Gazetelerde para için adam öldürenlerle ilgili haberleri görebiliyoruz. Bunun tersine bankadaki parasının hesabını bilmeyenleri, yalnızca yaşamayı amaç edinenleri de görüyoruz. Bunun nedenleri nelerdir?
Bu yazıda para kazanma hırsının, açgözlülüğün ardında yatan psikiyatrik etkenleri özetlemeye çalışacağım. Çevremize baktığımızda bazı insanların yaşamak dışında çevreden bir beklentileri olmadığını, buna koşut olarak da gereksinimlerini karşılamakla yetindiklerini, daha fazlasını elde etmeye çalışmadıklarını; bazılarının ise bununla yetinmediklerini, sürekli kazanç peşinde koştuklarını görmekteyiz. Bu davranışların altında evrimsel bir nedenin olduğu kanısındayım. Tüm canlıların temel amacı genlerini sonraki nesillere aktarmaktır. Bir eser bırakmak, daha sonra anılır olmak gibi sosyal davranışların altında da böyle bir evrimsel neden yatmakta ve bu tür davranışlar hemen her toplumda yüceltilmektedir. “At ölür semeri, yiğit ölür eseri kalır” atasözü bunu özlü biçimde anlatmaktadır. Tüm insan ve diğer canlıların tüm davranışlarını bu temel görüşlere göre açıklamaya çalışan çok sayıda bilim adamı vardır.
Açgözlülüğü, mal edinmek, bir eşyaya sahip olmak ve güç kazanmak için doyurulamayan gerçekle uyuşmayan istek ve imrenme olarak tanımlamak olanaklıdır. Sıklıkla boşluk ve yalnızlık duygusu da eşlik eder. Peki insanlar neden açgözlü oluyorlar. Bazıları son derece sade bir yaşam sürerken, bazıları her zaman fazlasına sahip oldukları halde ellerindeki ile yetinmiyorlar. Psikolojik açıdan açgözlülerin hayatta kalma kaygılarının diğerlerine göre çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Evrim açısından ise bu kişilerin genlerini sonraki nesillere aktarmakla ilgili sürekli bir korku içinde olduklarını söyleyebiliriz. Bu korkuları yüzünden kendilerini hayata bağlayacak nesnelere, paraya yönelirler. Açacak olursak açgözlülüğün tahripkar bir niteliği vardır. Bu niteliği ile toplumda kabullenilme ve onaylanma olasılığı yoktur veya düşüktür. Bu nedenle kabul edilebilir bir biçime dönüşmesi gerekir. En güzel dönüşüm ise para kazanma hırsının temel değer olarak benimsenmesi olacaktır. Toplumsal değerlerin bunu desteklemesi halinde dönüşüm güç olmayacaktır. Parasal suçların ardında genellikle bu tür kişilikler bulunmaktadır. Çağdaş Batı toplumunda tüketimin önemli bir değer olarak benimsenmesi veya dayatılması açgözlülüğü destekleyen bir tavırdır.
Paranın güvenlik, özgürlük, güç ve aşk ile duygusal bağlantılarının incelendiği araştırmalar; hayat görüşünün algıyı etkilediğini, sağcı görüşe sahip olanlarda özgürlük ve güç kazanmanın daha önemli olduğunu göstermektedir. Bu gözlem ışığında bu kişilerin güç ve özgürlük olmadığında varlıklarını sürdürmekle ilgili kaygılarının arttığını söyleyebiliriz. Açgözlülük sıklıkla iktidar hırsına da dönüşebilmektedir. İkisinin birbirine koşut gittiği de söylenebilir.
Açgözlülük de birçok davranışımız gibi yaşamın ilk yıllarındaki anne çocuk ilişkisinden kaynaklanır. Kişinin kendisine olan saygısını sağlayan temel güven bu dönemden kaynaklanır. Bu dönemde sevilen ve istenen olmak, bakılan ve beslenen olmak önemlidir. Bu ilişkide bir yetersizlik, benliğin istekleri ile sunulan hizmetler arasında bir uyumsuzluk varsa temel güven gelişemeyecek, bununla bağlantılı olarak da hayatta kalma kaygısı ortaya çıkacaktır. Sorunun büyüklüğüne göre kaygı da öne göre büyük olacaktır. Bu kaygı o kadar köklüdür ki, varlığını yaşam boyu sürdürebilir. Çoğunlukla da sürdürür. Açgözlüler yaşamın ilk yıllarında annelerinden veya bakım verenden alamadıklarını yaşam boyu arıyor gibidirler. Ancak sahip oldukları ile aradıkları hiçbir zaman tam olarak uyuşmaz. Güvensizlik ve eksiklik duygusu kalıcı olduğundan aşırı kazanç dahil hiçbir şey bu insanları doyuramaz. Bu şekilde açgözlülük sürer gider.
Psikanalitik ekol insanın paraya olan ilgisinin anal üretral erotizmden kaynaklandığını ileri sürer. İnsanın otonomi, kendi kendine yeterlilik gibi becerileri öğrendiği dönem yaşamın 1-3 yılları arasındadır. Bu dönem tuvalet eğitiminin başladığı ve bittiği dönemdir. Tuvalet eğitiminin özü ise çocuğun bedeninin anne tarafından kontrol edilmeye çalışılmasıdır. Üstelik kontrol edilmeye çalışılan organ çocuğun göremediği bir bölgede, arkada, anal bölgededir. Bu algılanma biçimi çocuğun bilinçdışında dışkıyı kıymetli bir düzeye çıkarmaktadır. Diğer bir deyişle çocuğun bedeninin bir parçası anne tarafından talep edilmekte ve anne bu alanda ödün vermemektedir. Dışkı bilinç dışında parayı temsil etmektedir. Anal dönemde sorunlu olan çocukların para ile ilişkisinin de sorunlu olması kaçınılmazdır. Kuşkusuz oluşan sorunlar da tuvalet eğitiminin biçimine uygun olarak çeşitlilik gösterecektir. Aşırı kontrol edilmeye çalışılan ve gelişim dönemlerinde sevgiyi kaybetme korkusu yaşayan çocuğun paraya, analitik olarak da bedensel hazlara bağımlı olması beklenen bir durumdur. Şöyle de söylenebilir: Bu tür insanlarda paraya bağımlılık bilinçdışı olarak anne ve babasının sevgisini kazanmak; sınırlı bir miktarda paraya sahip olmak ise bu sevgiyi kaybetmek anlamına gelmektedir. Sonuç da açgözlülük olmaktadır.
Tuvalet eğitimi döneminde, ailede paraya karşı aşırı ilgi gibi olası eğilimlerin fark edilmesi bu tutumların benimsenmesi ve içselleştirilmesini kolaylaştırır. Bu düşünce tarzının sürmesi, ergenlik döneminde para, zenginlik statü, sınıf ve grup kimliği gibi olağan gelişimsel niteliklere de temel oluşturur. Paranın karın doyurma ve yaşamaya ek olarak hemen her sorunu çözüyor olması da bu düşünce tarzını sürekli besler.
Nörobiyolojik olarak ise açgözlülüğü şu şekilde açıklayabiliriz: Yaşamımızda iyi şeyler olduğunda kendimizi iyi hisseder, kötü şeyler olduğunda ise üzülürüz. Bu duyguların temelinde beynimizde bazı bölgelerde bazı sinir ileticilerinde aktivasyon olmasıdır. Sağlıklı insanlarda bu aktivasyon ile yaşadıkları arasında dinamik bir uyum vardır. Açgözlülerde bu bölgede aktivasyon yetersizliği olduğu, aktivasyon için sürekli kazanmak zorunda olduklarını, başka şekilde bu uyarımın sağlanamadığını, buna kendilerini mecbur hissettiklerini söyleyebiliriz.
İnsanların mutluluk algısı birçok bilim insanının ilgisini çekmiş olmakla birlikte üzerinde görüş birliği sağlanmış bir yaklaşım da bulunmamaktadır. Önemli görüşlerden birisi mutluluk algısının yaş ve gelir düzeyi ile değişeceği görüşüdür. Gençlerde ve orta yaşlılarda gelirin mutluluk algısı üzerinde olumlu bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu ilişki yaşlılar için geçerli değildir. Aç bir insana para verdiğinizde mutlu olmaktadır. Ancak bu mutluluk para ile sınırsız biçimde artmamaktadır. Sosyal değişkenlerin hesaba katılması ile yapılan değerlendirmelerde yaş grupları arasında yukarda anlatılan farklılık azalmakta veya kaybolmaktadır. Görüldüğü gibi para ile saadet olmamaktadır. Mutluluk insanın kendisi, çevresi ve geçmişi ile barışık olmasına ve iç huzurunu sağlamasına bağlıdır.