16 Kasım 1995, Cumhuriyet
Bu yazıda çocuk eğitiminde, aile ve okulda gördüğüm önemli bir eksiği göstermeye çalışacağım. Çocuklarımıza birçok gereksiz bilgiyi öğretip onların kafalarını gereksiz biçimde doldurmayı çok iyi bir biçimde yapıyoruz. Ancak onlara sevgiyi öğretemiyoruz. En azından bu konuda yetersiz kalıyoruz. Oysa öğretmenlerimizin temel görevi bu olmalı. Gazeteler, insanların birbirine karşı kin ve nefretlerini gösterir nitelikteki haberlerle dolu. İnsanlarımız karşılarındaki insanları anlamak yerine yargılamayı yeğliyorlar. Bu eğilim genel bir güvensizlik ortamı yaratıyor. Bu ortamın sevgisizlikten kaynaklandığını düşünüyorum.
Sevginin tanımını yaparak başlayalım: Sevgi nedir? Sevginin tanımı yapılabilir mi? Ben buna “evet” diyorum ve bazı tanımlamalar vermek istiyorum: “Sevgi, sevdiğimiz şeyin yaşaması ve gelişmesi için duyduğumuz etkin ilgidir.” Bunu şöyle de söyleyebiliriz. “Tüm ilgilerimizin kaynağı sevgidir, sevgi olmadan ilgi de olmaz.” Öğrenmenin kaynağı da ilgidir.
Sevgiyi yalnız bir insana, bir objeye veya bir düşünceye bağlılık olarak göremeyiz. Sevgi bir tutumdur. Kişinin yalnızca bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir tutum veya yapıdır. “Sevgi kavramı içine her türlü yakınlaşma, birleşme, üretici yaratıcılık, coşku vb. gibi olumlu duygular” girer. Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Yakınlaşmak, üretmek, yaratmak için sevgi zorunludur. Sevgi olmadan yaratıcılık da olmaz.
Sevgi doğuştan itibaren vardır. Yaşamın ilk yıllarında büyük ölçüde kendine yönelik olan bu duygu, çevreyi tanımakla birlikte çevreye yönelir. Ruhsal enerjimizi çevremizde bulunan canlı ve cansız her şeyle paylaşırız. Bu şekilde çevremiz bizim için bir şey ifade eder, biz çevremiz için bir şey ifade ederiz. Bu özelliği ile sevgi sürekli çoğalan ve paylaşılan bir duygudur. Paylaşıldıkça da çoğalır. Birtakım, neye yaradığı belli olmayan yasaklamalar sevginin paylaşılmasını engeller. Böyle bir tutum insanların zihninde yapay korku ve düşmanlar yaratır. Aynı şekilde yaratıcılık da engellenmiş olur. Bu şekilde yaşamak da katlanılan bir olgu haline gelir.
Gerçek sevgi yaratıcılığın, ilgi, saygı, sorumluluk ve bilginin ortaya dökülmesidir. Başka birinden etkilenmek veya bir şeye kapılmak değildir. Eğitim kurumlarında gördüğümüz ise bunun tersine bir tutumdur. Eğiticilerimiz sevgiyi öğretmeyi amaç haline getireceklerine kendilerinden farklı olan her şeyi korku nesnesi olarak göstermektedirler. Körü körüne bağlılık marifet sayılmaktadır. Eğitilenlere seçme şansı tanımak büyük bir yanlış olarak görülmektedir. Bu şekilde yaratıcılık öldürülmektedir. Sonuç ise girişim duygusundan yoksun bir neslin yetişmesi olmaktadır. Bu şekilde yetişmiş biri yüksek sorumluluk aldığı zaman kendi bilinçdışının derinliklerinde yerleşmiş yetersizlik duyguları nedeni ile bizzat kendisi tarafından oluşturulan güvensizlik ortamının besleyicisi durumuna gelmektedir.
Sevgi sürekli olarak yaşam boyu değişen ve gelişen bir duygudur. Başlangıçta ilkel bir nitelik gösteren sevgi zaman içinde gelişerek olgunlaşır.
İlkel sevgide bireysel sınırlar kaybolur, bireyler farklılıklarını anlayamazlar, algılayamazlar. Biri olmadan diğeri olmaz. Biri diğeri olmadan herhangi bir girişimde bulunamaz, yaratıcı da olamaz. Biri olmadan diğeri kendini eksik olarak hisseder. İlkel veya olgun olmayan sevgi “seni, sana ihtiyacım olduğu için seviyorum” düşüncesinin duygusal ve davranışsal ifadesidir. Tüm dünyaya değil, yalnızca bir nesneye veya kişiye yönelir. Sevgi nesneleri de sahip olunacak bir şey olarak görülür. Son yıllarda moda olan köşe dönmeciliği bir değer gibi gösteren yaklaşımın altında böyle bir duygu yatmaktadır.
Olgun ve gelişmiş sevgide bireyler farklılıklarını korurlar. Birlikteyken de ayrı bir birey olarak var olurlar. Olgun sevgi başkalarına değer verme düşüncesinin temelini oluşturur. Böylece insanlar çevresindeki insanları kendilerine uydurma çabalarını bırakır, onlara ayrı bir varlık olarak değer verir. Bu şekilde kendi duygularının zenginleşmesini de sağlarlar. Kendinden farklı olan insanlar onun için korku kaynağı da olmaz. Olgun sevgi şöyle özetlenebilir: “Seni sevdiğim için sana ihtiyacım var.” Diğer bir anlatımla kişi kendisini sevgi nesnesi ile birlikte bir bütünün parçası olarak görür. Eğitim kurumlarımız öğrencilerde olgun sevgiyi ve bununla koşut giden girişim duygusunu desteklemediklerinden sürekli olarak onlarda yanlış yapma korkusunu canlı tutmaktadır. Bu şekilde çocuklarımız eğiticiler gibi düşündükçe kendilerini iyi hissetmekte, ancak bu koşulla kendisini bir bütünün parçası olarak görmekte, farklı düşüncelerden korku duyar hale gelmektedir. Bu biçimde yetişmiş yöneticiler de körü körüne itaat beklemekte, bu olmadığında ise karşılarındakini suçlamaktadırlar.
Başkalarının düşünce ve duygularındaki farklılıkları bir zenginlik olarak görmek olgun sevginin eseridir. Bunu korku kaynağı olarak görmenin temelinde ise güvensizlik duyguları yatmaktadır.
Çocuklarımıza karşı gösterdiğimiz sevgi için de benzer şeyleri söyleyebiliriz: Söz ve davranışlarımızla onları kendimize uydurmaya çalışıyorsak yanlış yapıyoruz demektir. Bunun sevgiden olduğunu söylüyorsak bu daha büyük bir hatadır. Onların ayrı bir varlık olarak farklı bir kişilik geliştirdiklerini unutmamalıyız. Bu şekilde davranmak çocukta olgun ilişkiler kurma yetisini geliştirir, farklı davranıp düşündüğünde çevrenin sevgisini, anne babanın güven ve sevgisini kaybedeceğini düşünmez. Bu şekilde yaratıcı ve üretken olabilir.
İnsan ilişkilerinin olumlu olarak kurulabilmesi ve yürütülebilmesi ancak hoşgörü ile olanaklı olabilir. Hoşgörü erdemli bir insanın temel niteliklerinden biridir. Bu erdemi kazanmanın sırrı sevgidir. Sevgi olmayan yerde hoşgörü de olmaz. Sağlıklı ilişkiler kurulması da olanaklı olmaz.
Okullarda çocuklarımıza sevgiyi öğretebilmeyi başarmalıyız. Anarşi ve terör oluşumunda sevgisizliğin önemli bir rolü vardır. Bunu bir an önce görmeliyiz. Yarın çok geç olabilir.