11 Haziran 2010, Cumhuriyet Bilim Teknoloji
“İnsana ait olan hiçbir şey bana yabancı değil”
S. Freud
20. yüzyılın büyük bilim insanlarından S. Freud böyle diyor. Her türlü yasak dürtüyü tanıdığını ve bildiğini söyler. Ancak psikososyal gelişme ve sosyalleşme ile bu dürtüleri kontrol ettiğini, bu dürtülerin yaşantısında kendisine ve çevresine zararlı biçimde ifade edilmeyeceğinden emin olduğunu bize gösterir. Bu dürtüleri kontrol etmemizi sağlayan güçler benlik gücümüz olup psikososyal gelişimle gelişir ve güçlenir. Denetleme düzenekleri bu dürtüleri kontrol ederek, kural dışı biçimde dışavurumunu engeller. Bazen de gelişme ve denetim düzenekleri sağlıklı biçimde çalışmaz ve olur olmaz biçimde, cinsel ve fiziksel taciz, çocuğa cinsel sevi, yasak sevi biçiminde ifade bulur. Ülkemizde bu tür olayların basında son zamanlarda sıkça yer aldığını görüyoruz. Bir bilim insanı olarak biz olayların arttığı kanaatinde değiliz. Bu konuda duyarlılık değişimine koşut olarak daha çok duymaya başladığımızı söyleyebiliriz.
Şimdi bu tür dürtülerin insan hayatında ilk belirmesi ve denetlenmeyi öğrenme süreçlerine değinelim: Yaşamımızın ilk bir yılında biyolojik olarak başta anneye olmak üzere tamamen bağımlılık söz konusudur. Açlık, susuzluk, sevgi ve bakım gereksinimi bireysel olarak giderilemez. Bu koşulsuz olarak çevreden karşılanmalıdır. Bu dönemin temel niteliği “hemen şimdi” ilkesidir. Bu ilke dürtülerin beklenmeden hemen anında doyurulması isteğini ifade eder. Bu gereksinimlerin tutarlı ve düzenli biçimde karşılanması çocukta bir güven duygusu yaratır. Çocuk bu tutarlılığı fark edebilme ve bunları kaydedebilme becerisine sahiptir. Gereksinimlerin karşılanmaması veya karşılanmasındaki tutarsızlık ve düzensizlik ise bu güven duygusunun yerleşmemesine, insanın güvensiz ve çaresiz olmasına yol açar. Çevreye karşı bu olumsuz algılar nesnelerin olumlu yanları yanında olumsuz nitelikleri olabileceğini görebilmeyi de engeller. Çevreyi ya hep iyi ya da hep kötü olarak algılar. Bu algının benlikte yerleşmesi halinde ileride uyum yapabilme ve çevreyi doğru biçimde algılayamama, saldırganlıkla sonuçlanabilir. Saldırganlık çevreye karşı olabileceği gibi kendi bedenine de dönebilir. Kendine yönelik aşırı saldırganlığın psikanalitik ekolde özkıyım nedeni olabildiği bilinmektedir. Böyle bir insan ilişki içinde bulunduğu insanlara karşı ileri derecede bağımlı olabileceği gibi ileri derecede saldırgan olabilir. Bu saldırganlığın kendini ileride fiziksel ve cinsel saldırı eylemleri biçiminde göstermesi olasıdır. Çaresizlik sağlıklı nesne ilişkisi kurmayı da engeller. Sürekli bir güven arayışı çevresel uyaranların patolojik biçimde tehlike uyaranı gibi algılanmasına neden olabilir. Tehlikeden korunmanın en etkin yöntemlerinden kaçıp kurtulmanın olanaksız olduğu durumlarda saldırmaktır. Saldırganlığı hemen her tür toplumsal olayda görmekteyiz. Trafik kurallarına uymama, yol vermediği için bir insanı çekip vurma vb. bu tür saldırganlık örnekleridir. Bu gözlemi cinsel taciz olaylarına da uygulamak olanaklıdır. Sürekli sevgi ve ilgi gereksinimi içinde olan ve sürekli olarak da sevgi nesnesinden gerçek veya hayali olarak ret yanıtı alan insan, kendi iç huzuru için bunu zorla elde etmeye kalkabilir. Başka bir deyişle psikososyal gelişimin bu basamağını sağlıklı olarak geçemeyen insan “hemen şimdi” ilkesine göre düşünür ve davranır. Yaşamın ilk yılındaki bebek gibi ilgi ve sevgiyi doğal hakkı olarak görür. Bunun fiili sonucu cinsel, fiziksel saldırganlık, yasak sevi ve benzerleridir.
Cinsel kimliğin kazanılması sırasındaki gelişimsel sorunlar da cinsel sorunların ve cinsel saldırganlığın nedeni olabilir. Yaşamımızın 3-6. yaşları arasında cinsel kimliğimizi kazanmaktayız. Sağlıklı cinsel kimlik kazanmanın etkin yolu anne ve baba ile sorunsuz bir özdeşim yapabilmektir. Özdeşim başka insanların istenen özelliklerinin alınarak benliğe mal edilmesidir. Özdeşim sorununa yol açan sorunlar cinsel kimlik ve yakın ilişkilerde de sorun yaratır. Cinsel sorunlara ve cinsel kimlikle ilgili sorunlara yol açar. Cinsel doyum nesnesinin tehlike uyaranı gibi algılanması söz konusu olabilir. Bu dönemde erkek ve kız çocuklarında karşı cinsten ebeveyne karşı cinsel fanteziler doğal olarak vardır. Bu eğilim bu dönemde her iki cinste de anne ve babaya karşı dürtüleri düzenleyecek yeterli psikososyal becerilerin ve ego güçlerinin yeterince gelişmemiş olmasındandır. Bu düşünceler sağlıklı özdeşim ile denetim altına alınır. Yasak sevi kuralı gelişir. Bu kural eski dilde “fücur” olarak bilinen, onaylanmayan insanlarla cinsel eyleme girmeme kuralıdır. Özdeşim sorunları yasak sevi kuralının da sağlıklı olarak benimsenmemesine de neden olabilir. Sonuçta biz kızı ile, annesi ile, babası ile vb. ilişkiye giren insanlar görürüz.
Bu dönemin sağlıklı biçimde aşılması ile insan plan yapma ve geleceğe umutla bakabilme becerilerini kazanır. Bu becerileri kazanamamış olmak yaşamın tehlikelerle dolu olduğu algısı eşlik eder. Çevreyi tehlikelerle dolu olarak algılamak korunma güdüsünü sürekli canlı tutacağından, saldırganlığın en önemli nedenlerindendir.
Yukarda belirtilen gelişim süreçleri kültürümüzde ne ölçüde sağlıklı olmaktadır? Çocuklarımıza sağlıklı davranış örnekleri ile dürtülerini kontrol edebilmeyi öğretebiliyor muyuz? Yoksa yaşama ve hayatta kalma kaygılarını arttırıyor muyuz? Bu sorulara olumlu yanıt verebilme olanağımız yoktur.