30 Mart 1996, Cumhuriyet
Yeni seçimden çıkan ve liderlerinden uzlaşma bekleyen ülkemizde seçim sonuçlarını toplumsal barış açısından olumlu yönde değerlendirme zorunluluğumuz var. Bu değerlendirme, toplumsal politikaları büyük ölçüde oluşturan liderlerin kişilik yapıları açısından özellikle önem taşımaktadır. Bu bağlamda özseverlik ve özdeşimi zorlaştıran tutumlar üzerinde durmaya çalışacağım.
Liderler tutumları ile insanları kışkırtabileceği gibi denge kurmaya yönelik tutumlar da sergileyebilirler. Denge kurmaya yönelik tutumu liderlerimizde göremiyoruz. Daha çok özsever bir yaklaşımla bireysel doyum arayan bir tutum sergilediklerini görüyoruz. Özsever bir lider amaçladığı makama ulaştığında (örneğin seçimi kazandığında) özseverliğini yönettiği insanlara, diğer bir deyimle kendine oy verenlere aktarabilir. Bunu yönettiği insanların yüksek niteliklerine inancını söyleyerek yapar. Böylece kendi özseverliği ile halkın isteklerini birleştirmeye çalışır. Diğer bir anlatımla halkın gerçek isteklerinin ikinci plana itilmesini sağlar. Sahip olduğu şeylerin en güzel olduğu inancı ile hareket eder. Böyle bir tutum halktan “özsever bağlılık” bekler. Özsever bağlılık eleştiriye açık olmayan, eleştiriyi kendine saldırı olarak gören bir tutumdur. Buna bağlı olarak özsever biri eleştirideki haklı yanları göremediği için bunu kendine yönelik bir saldırı olarak görerek yanıt verir. Özsever bağlılığın en tehlikeli sonucu tüm değer yargılarının değişmesidir. Değişerek yan tutucu ve ön yargılı olur. Bu özelliği ile yasa tanımaz hale gelir. Yasaları uygulayacağı yerde değiştirmeyi amaçlar. Kendisi tarafından yapılmayan her şey kötüdür. Bir gecede yasaların değiştiği, ertesi gün “yanlışlık olmuş” diyerek geri dönülen dönemleri yaşayan ülkemizde bunun önemini vurgulamaya gerek yok sanırım.
Patolojik özseverliğin nesnesi kişinin bir eylemi değildir. Gerçekte sahip olduğu bir şeydir. Patolojik nitelik ise normal özseverlikten farklı olarak denetleyici öğelerin bulunmamasıdır. Diğer bir anlatımla sağlıklı bir bireyde her türlü düşünce ve dürtü üzerinde bulunan denetleyici düzenek özseverlerde bulunmaz. Buna bağlı olarak da özseverlerde iyi-kötü kavramları bulunmaz. Dinamik açıdan patolojik özseverliğin nedenleri arasında temel güven duygusundan yoksunluk önemli bir yer tutar. Bu yoksunluk bir gelişimsel bozukluk olduğundan bireyi hiçbir zaman terk etmeyecektir. Doğal olarak da bir özsever bunu görmezlikten gelmenin yolunu arayacaktır. Bunun en iyi yolu kendini büyük görerek yalnızlık ve korkaklığını ödüllendirmektir. Liderler açısından bunun ifadesi “ülkeyi en iyi ben yönetirim” düşüncesidir. Normal ölçülerde olmak koşulu ile bu düşüncenin benlik saygısını koruyan, güven yaratan bir yanı vardır. Ölçü kaçtığında ise sonuç, kimse ile iş birliği yapmamak olmaktadır.
Bir eylemden dolayı bir şeyi başaran kişi aynı yolla başkalarının da benzer sonucu elde edeceğini düşünür. Böyle bir düşünce başkalarına değer verme ve paylaşma yaklaşımının da kaynağı olur. Normal olarak bir liderin büyüklüğü başardıklarına bağlı olmalıdır. Oysa bir özsever hiçbir şey yapmadığı halde en büyük işleri yaptığı inancındadır. Bu inanç bilinçdışı bir süreçle canlı tutulur. Sahip olduğu bir şeyden dolayı büyük sayılmak bu amaca hizmet eden bir tutum olur. Özsever bir lider farklı düşüncelere sahip insanlardan -kendinden olmayanlardan- aşırı bir biçimde korkar. Bu da partizanlığın kaynağı olur. Bu şekilde bireysel özseverlik toplumsal bir nitelik kazanır. Küçük dini mezheplerde, bazı dernek ve siyasi partilerde toplumsal özseverlik örneklerini sık olarak bulabiliriz. Kitlelerin bazen bir liderin peşinden sürüklenerek barışı tehdit etmesinden böyle bir düzenek sorumludur.
Bir liderde bulunması gereken en önemli niteliklerden birisi özdeşimi kolaylaştıran tutumdur. Özdeşim başka birinin bazı niteliklerini benimseyerek kendine mal etme anlamına gelmektedir. Değer yargılarının oluşumunun temeli bu düzenektir. Liderler davranışları ile topluma örnek olabiliyorlarsa özdeşimi kolaylaştıracak, olamıyorlarsa özdeşimi zorlaştıracaklardır. Bu sürecin yeterli bir biçimde çalışmaması süreci temelinden etkileyerek değiştirecektir. Bunun tehlikeli sonucu “empati” yeteneğinin gelişmemesidir. Empati başkasının yerine kendini koyarak düşünebilme yetisi olarak tanımlanabilir. Özseverlerdeki en önemli benlik kusuru empati yeteneğinin olmayışıdır. Böyle bir lider halkının acısına üzülemeyecek, sevincinden mutlu olamayacaktır. Yönettiği insanlar acı çektikçe kendi üstünlüğüne kanıt yaratılmış olacaktır.
Kötü yönetilmeyi yönetilenler açısından bir engellenme durumu olarak görebiliriz. Her türlü engellenme insanı saldırganlık, yersiz kuşkular, inancını yitirme duygusu ve edilgenlik yaşantısı içine sokar. Sağlıklı bir insan sürekli ve mutlak bir edilgenliğe katlanamaz. Doğal olarak bundan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Böyle bir arayış, insanın kendisini güçlü bir yetkenin denetimine sokmasını kolaylaştırabilir. Böylece mutlak edilgenlik yaşantısından kurtulmuş olur. Tarih boyunca insanların bu zaafını kullanarak yükselen, liderliğini sürdüren, ulusların yazgısına hükmeden birçok lider vardır.
Yaşam sevgisi güvenlik, adalet ve özgürlük içinde gelişebilir. Liderlerimizin, insanlarımızı yaşama bağlayan tutum içine bir an önce girmeleri dileği ile.